Dedem

Dedem, annem ve tüm öğretmenlerime…

Çalışma hayatı inişlerle çıkışlarla doludur. Derler ve pek tabii de öyledir. Hepimiz indik zaman zaman, bazen de çıktık basamak basamak yukarıya doğru. Yukarıda nefes aldık ya da nefes darlığı yaşadık. Bu, hepimize göre değişkenlik gösteren bir konu elbette. Dünden bugüne doğru bir tren yolculuğuna ne dersiniz? Ben oturduğum yerde trene biniyorum bazen, yola düşüyorum. Doğu Ekspresi trenine cam kenarı bir bilet alıyorum hemen. Hop, bir bakmışsın çocukluğum; bir bakmışsın ilk gençlik yıllarım; bir bakmışsın devlet yurduna elinde siyah poşetlerle bira ile girmeye çalışan o genç kızı görüyorum yollarda. Hepsi ayrı bir istasyonda beni bekliyor sanki. O yıllardaki ben hiç ölmedi ya da bugüne hiç gelmedi. Orada, o an, o zaman dilimi içinde yaşıyor ve her tren yolculuğumda karşılaşıyoruz.

Yollarda olma duygusunu sevenlerdenim ben esasen. İlla ki o sırt çantasını bir takılacak, illa ki o yola bir gidilecek… İçsel Karayolu haritamı biliyorum. Kimse size atlas almaz. Tabii ki bana da almadılar. İlk trene bindiğimde bir hayli korku ve telaş vardı içimde. Kendimden korkuyordum; beni ben yapan dünümden ve dünümden bugüne bana iz olan yaralarımdan korkuyordum. Korkmamak ne mümkün; insan en çok da kendinden korkmalı zaten. Bir insana en büyük iyiliği de kötülüğü de kendisi yapar zira.

Trene binmek için önce bilet almanız gerekir, nereye gideceğinizi de bilemezsiniz ki… İçsel karayolunuz sizi öncelikle en çok üzüldüğünüz, en çok kırıldığınız yere götürür çoğunlukla. Dedem ile Antalya’dayız. Benim kentimde, kendim olan kentimde. Atatürk Parkı’nda yürüyoruz. O zaman Atatürk Parkı çok uzak ve ben küçücük bir kız çocuğuyum; yakın-uzak kavramım o kadar sınırlı ki… Bir mahalle bakkalını, bir yazları Kur’an-ı Kerim okumak için gittiğim camiyi, bir de mahallemizde yer alan okulu biliyorum sadece. Antalya bir avuç o zaman, ben de bir avuç çocuğum zaten. Dedem çok uzun boylu, üstünde bir takım elbise var. Köstekli saati var; halamın vitrinindedir, saklarız hâlâ. Esmer, uzun boylu bir adamdı benim dedem… Emekli devlet memuru olan bu adam, köstekli saatini hep taşır; emekli olsa da, her dışarı çıktığında illa o ütülü pantolon ve gömleği giyerdi. Beyin kanaması geçiren, bir süre ciddi bir hafıza kaybı yaşayan bu adam, türlü türlü dert sahibi idi. Yüksek şeker, yüksek tansiyon, kolesterol… Yok, yoktu yani.

Zaman zaman tuvalete gitmekte de büyük zorluk yaşardı; zat-ı muhterem acısından bazen duvarları yumruklardı. Yan odada uyumak zorunda olan ve sabah okula gitmek için hazırlanması gereken üç çocuktuk biz. Biz; ağrıdan, sızıdan duvarları yumruklayan dedesinin acısını anlamakta zorlanan çocuklardık. Dede ve babaanneli evlerde büyümek bazen güzel, bazen de çok zordur aslında. Biz, zor olan o güzelliği iliklerine kadar hisseden çocuklardık. Yastığının altında maaş cüzdanını taşıyan dedemin parası da çok kıymetli idi haliyle. Para verirken elleri titrediği için mi, yoksa elleri titrediği halde para vermenin güçlüğünü mü yaşardı bilinmez ama o yastığın altından o cüzdanı çıkarırken çok ince eleyip sık dokuduğu aşikardı. Zorlukla kazanmıştı parayı; doğunun kızları okutan aileleri parmakla gösterdiği bir dönemde, dört kız çocuğunu okutmak için haftanın dört günü patates yedirmişti ailesine. Tüm ailesini karşısına alarak kızlarını okutan bir baba olmuştu o. Otoriter, baskıcı, titiz ama özverili… Böyle bir adamın torunu olmak da kolay bir duygu değildi ki.

İçsel karayolumda ilk durak Atatürk Parkı idi işte. Dedemle sahip olduğum nadir anılardan biri. Güzel güzel yürüyorduk… Sanırım, bir Mayıs ya da Haziran başı idi. Hava hem bahar, hem de biraz yaz. Yazın en sevimli hali idi; güneşin yansıması yakmıyor, okşuyordu yüzümü Antalya’da ılık bir gündü. Dedemden o kadar korkuyordum ki, yol boyu kocaman gözlerimle hep tuvalet aradı gözlerim. Ama o zaman o park bu hali gibi değildi elbet. Kent, Şarampol, Kalekapısı ve Işıklar çevresindendi; yani kentin kalbi o kadardı. Tüm Muratpaşa’yı yürüyerek gezebildiğimiz günlerdi.

Bugün düşününce, dedem acaba benim gözümde mi bu kadar uzun boylu idi diye, silüetini yeniden aklıma getiriyorum. Hayır, değil; adamın fotoğrafları ortada. Bildiğin Kenan İmirzalıoğlu’nun daha koyu tenlisi bir adamdı. Parkta, orta yaşlı teyzeleri peşine takıp eve kadar takip edilmekten gizli gizli hoşlanacak kadar da flörtöz bir ruha sahipti. Her park dönüşü, bu hoş sohbet Hacı amcayla muhabbeti devamlı kılmak isteyen teyzeler kapıyı bir iki kez çalardı. Ter basıyordu beni; o mevsime göre o kadar terlemem normal değildi. İçi yufka ama dışı demirden olan kalbini gizlemeyi çok iyi başaran adama kafamı kaldırıp bakmaktan korkuyordum. Kocaman gözlerini faltaşı gibi açacaktı biliyordum. Ama bu korkunun ecele faydası yoktu; o gözlerle göz göze gelecektim eninde sonunda. Başımı kaldırıp baktım sonunda. “Ne oldu kızım?” Dedi dedem. Sinirlenince dilini kıstırırdı. Dilini kediye kaptırmış olan ben, korkudan cevap veremedim. Bir kez daha sordu, henüz sesini yükseltmemişti. Cevap vermeye yeltendim ama ağzımı açtım, ses çıkmıyordu. Sonunda adamı delirtmeyi başardım; zaten fazla yürümesi sakıncalı olan dedem, bir de yanında dut yemiş bülbüle dönmüş torunu sayesinde iki kat daha sinirlenmişti. Çocuk aklı işte, demeliydim: “Dede, çişim geldi; çok fenayım,” diye. Ama yok, diyemedim. O an da dememe gerek kalmadı; bir ıslaklık hissettim bacak aramda. Evet, artık tuvalete gerek kalmamıştı. Al sana! Sen parkta altına işer misin… Okkalı bir tokat. Nasıl canım yanmıştı, hiç unutmam; bazen o parktan ve o noktadan geçtiğim zamanlarda, elimi yanağıma götürür o tokatın acısını hâlen hisseder, bir de gülümserim üstüne; bir de dedeme bir Fatiha okurum.

Yani benim trenimin ilk biletlerinden biri beni sekiz yaşına ve Atatürk Parkı’na götürdü. Otorite ile başımın nahoş olmaya başladığı ilk günlerdi sanırım. O günleri temelini o günlerde atmıştım belki de. İşte, biletleri alıyorsan o yolculuğa çıkacak ve her gördüğün an ve anı ile bütünleşecek kadar büyüdün mü sorusunu sorman lazım kendine. O başka bir teferruat işte…

Yani, karşına çıkacak darma duman odalarla da karşılaşma ihtimalini göze alacaksın, ağladığın anlarla karşılaşmayı. Özgüvenini darmadağan eden konuşmaları ve göze alacaksın, kendinden utandığın zamanları bir kez daha görmeyi. Yoksa, yemin billah o yolculuğa çıkamazsın. Üzerinde bir parça ot bitene kadar o yola çıkamazsan, ölebilirsin.

Üniversitede kürsüsü olamadı ama değdiği her kalpte kendine has bir kürsü kurmayı başardı. Dördüncü sınıfta, benim doğru yol üzerinde yürüyebilmem için annem beni itti, sürükledi; her zaman yürümemi istedi. Yirmi iki yaşında hayatıma giren babamla ilişkimiz daima inişli çıkışlıydı, sonunda en çok ona benzedim. O bunun farkında bile değildi. Kısacası, kendisinin farkına varamadan baba olmuştu. Ne denilebilir ki… On sekiz yaşında anne olan kadın, yirmi iki yaşında baba olan adama ısrarları sonucu beni dershaneye gönderdi. Okula sıkı sıkı tutunabilmem için ‘Bu kızın desteğe ihtiyacı var,’ dedi annem. Poğaçamı yiyip sessiz sedasız gidip geliyordum. Küçükken de poğaçalarla başka bir ilişkim vardı. Cumartesi günleri için bir etkinlik olurdu, yeni çocuklar tanırdım ve sınıfın arka sırasına otururdum; kimse benim farkıma varmasın isterdim.

Fen Bilgisi dersi bitince Matematik dersi başlardı. Ben oturur, dinler ama konuşmazdım. İlköğretmenim beni kopya çekmekle suçlamıştı. Aslında Matematikten anlamıyordum, kendimi anlamıyor sandım. Yine bir gün, lezzetli bir poğaçayı yemiştim. Ertesi gün Fen Bilgisi dersindeydik. Hâlâ hatırlamakta güçlük çektiğim ama ne kadar uzun olduğunu unutmadığım öğretmenim ulu bir çınar gibi karşımda durdu. “Sen kalk, haydi bu soruyu sen cevapla,” dedi. Kıpkırmızı oldum. Sanki poğaça hamuru içimde bir kez daha mayalandı ve şiştikçe şiştim. İki-üç dakika sessizce, sabırla bekledi. Sonra o tok ve gür sesiyle konuştuğunda, aklıma hep Hulusi Kentmen geldi. “Gözümün içine bak; yere bakma. Biliyorsun bu sorunun cevabını,” dedi. İçimdeki poğaça baskısı azaldı ve domates gibi kızaran yüzüm biraz sakinleşti. Öğretmen devam etti: “Kendi düşündüğünü söylemekten çekinme, insanların gözlerinin içine bakarak konuşmaktan korkma.” Ağzımı açtım, gözlerine baktım ve soruyu kendimce cevapladım; yerime oturdum. O sırtımı sıvazladı. O ne güzel bir sıvazlayıştı, ömrüm boyunca hep o sıvazlayışın güvenini duydum. Ne güzel bir gündü insanların gözlerinin içine bakmayı öğrendiğim. O ne güzel bir öğretmendi, ki benim kendi içime bakmamı sağlamıştı. Onun bıyıkları da vardı, devrimci bıyıkları ve gözlükleriyle Hulusi Kentmen’i andırıyordu, fakat Hulusi Kentmen’in bıyıkları beyaz, onunkiler siyahtı. İçime doğru yol aldığım her yolculukta, o güneşli ve aydınlık Cumartesi sabahına giderken bulurum kendimi. Adını hatırlamadığım o öğretmenimin karşısında oturan o kız çocuğunu kucaklarım. O şefkat, o güven, sırtıma dokunan o el kalbimde büyülü bir yere sahip.

Eğer annem ısrar etmese ve öğretmen halamın indirimi olmaksızın dershaneye gidemeseydim ya da o derslere giremeseydim neler olurdu diye düşünüyorum. Eğer o öğretmenimle hiç karşılaşamamış olsaydım, acaba nasıl bir insan olacaktım? Kendine geçmiş yazan, aslında hiç yaşanmamış anlamları yükleyen insanlar arasında boğuluyor olur muydum? Kader miydi, yoksa dev yürekli kadının çabası mıydı? Her ikisi de, her ikisi… İnsanlar trenlerle uzun yolculuklara çıkıyor; yollar uzun ve içe giden yollar virajlı. Ama bir kere sağ salim vardığınızda, dibe doğru kazılan her çukurdan atlamayı, yol almayı ve yaş almayı öğreniyorsunuz.

Aldığınız yollara ve yıllara gülümsemeyi öğreniyorsunuz. ‘Gülümsemek unutmak değildir’ diye bir cümle okumuştum bir keresinde. Unutmuyorsunuz tabii ki, aksine hatırlıyorsunuz. Trene binmek, geçmişinize gitmek ve geçmişi yerinde bırakmayı öğrenmek; geçmişe dayanarak bugünü tasarlamaktan vazgeçmek, gününüze geçmişin renklerini katabilmek demek. Anılarla hatırlayarak yürümek demek. Hayatta sadece mutlu anılarımız yok; acı da var, zira mutluluk acının kardeşidir ve acı mutluluğun yan sırasında oturur. Yok sayarak yol alamazsınız.

Yolculuk sırasında selam verilmeyen, adı konulmamış kasabalara da uğrayabilirsiniz; bu kasabalar, iç burkan anılarınızın bütünü olabilir. Berraklık, günün anlamını ve içtiğiniz çayın değerini bilmek, köhnemiş o kasabaya da uğramak demek. Kendi benliğinizin oluşumunda, o kasabanın ve orada yaşananların da etkisi var; kim inkar edebilir ki? O durağa uğramadan geçerseniz, bir parçanız eksik kalır. O durağa uğramadan ve oradakiyle yüzleşmeden geçerseniz aslında biraz yalan yaşarsınız; var olduğunuzu sanırsınız ama gerçekte var olmazsınız. İçsel haritanıza iyice bakın; eğer görmüyorsanız gözlük takın veya büyüteç kullanın ama mutlaka bakın. Bakın ve görün kendinizi. Sizi ancak siz ‘old’urabilirsiniz. O yolculuğa çıkın, cam kenarında oturun ve canınız yansa da yolculuğa devam edin. O trene binin, gemi de siz olun. Yana yana yol alın, yana yana yaş alın. Alın ki, sonunda gerçekten siz ‘ol’un.

Son Yazılarım

Kartalkaya

Kartalkaya

Olguları karartan algı operasyonları Kara karışan is kokusu ile Kartalkaya “Bizim Büyük Çaresizliğimiz”  Barış Bıçakçı’nın eserinden uyarlanan ve erken yaşta kaybettiğimiz önemli sinemacılardan Seyfi Teoman’ın yönetmen koltuğunda olduğu filme atıfla içim yanarak bir...

Şiir Anneye 2 – Nilüfer Belediyesi

Şiir Anneye 2 – Nilüfer Belediyesi

-Leben-                                                                                                                                    Antalya,10.08.2021 Merhaba şiir anne, Yazarak olmaya ve oldurmaya çalışmak bir tercih meselesi. Bu tercihte bulunanlar bazı...

Şiir Anneye – Nilüfer Belediyesi

Şiir Anneye – Nilüfer Belediyesi

-Leben-                                                                                                                                  Antalya,10.08.2021 Merhaba şiir anne, Kahvemi almak için mutfağın yolunu tuttum. O şifalı dizeleri okurken suyun kaynamasını...

Manavgat ve İs Kokusuna Karışan Acı

Manavgat ve İs Kokusuna Karışan Acı

  Yüzyılın tehlikesi küresel ısınma her gün başka şekillerde başka afetlerle yüzünü göstermekte. Aşı ve mülteci karşıtları arasında sıkışıp kaldığımız +40 derece sıcakta yaşam mücadelesi sürerken, ülkenin dört bir yanından yükselen alevlerle sarsıldık. 17 ilde 58...

Elif Mir – Hayat Dergisi

Elif Mir – Hayat Dergisi

  Basın danışmanı gazeteci meslektaşımız Elif Mirmahmutoğlu’un sizlere tanıtmak istiyoruz. Güler yüzlü ve çalışkanlığı ile meslektaşları arasında da sevilen ve takdir edilen Elif Mirmahmutoğlu’nun bilinmeyen yönlerini ve mesleğe dair her şeyi sizler için...

Yaşayan antik kent Kaleiçi, hikayelerini anlatıyor

Yaşayan antik kent Kaleiçi, hikayelerini anlatıyor

Antalya’da Muratpaşa Belediyesi, Kaleiçi’nde gündelik yaşamın tarihini sandıklardan çıkardı,özel bir belgesel çalışmayla bugüne taşıdı. HafızaMekanları ve Kültürel Miras-Antalya Kaleiçi Evleri projesiyle yaşayan antik kentte evlerin tarihinin anlatıldığı çalışma, 7....

Yavşaklık Virüsü

Yavşaklık Virüsü

  Çok efendi, harika bir çocuk tanıyordum. Uzun süre görmeyince ortak bir tanıdığıma sordum. “Hiç sorma” dedi tanıdık; “seninki çok değişti, yavşaklarla takıla takıla, yavşağın teki oldu.” Yavşak bit yavrusu demek. Argodaki kullanımını nasıl tarif edebilirim:...

Islak Çorap Kokan Bir Odadayız

Islak Çorap Kokan Bir Odadayız

Hikâyeye uzaktan bakmak istediği dönemleri olur insanın. Günlük telaşın altında ezildiği veyahut stresin yarattığı tozları halının altına süpürdüğü günleri, yılları olur bazen insanın. Ama toz bulutu gün gelir artık halının altına sığmaz olur. Islak çorap kokan bir...

Yaşa Yaşa Gör Temaşa

Yaşa Yaşa Gör Temaşa

Türkiye basın tarihinde son 20 yıl ve makbul olan gazeteci tipi Kuzey Avrupa’da yaşamadığımız için adrenalin bizim için çay gibi bir şey. Günde 12 doza yakın adrenalin almazsak ruhumuz azapta. Çanlar çalmaya devam ediyor virüs Türkiye tipi yayılmacı haliyle AVM’lerde...

Turnusol Kağıdı

Turnusol Kağıdı

Turnusol kağıdı AİHM ve Barolar Bazen bazı olaylar turnusol kağıdı işlevi görür. Günlük hayatımızda da sıkça yaşarız da sonradan fark ederiz aslında olup biteni... Canımlı gülümlü ileri derece samimi bir akraba ya da arkadaştan bir gün borç istemeye gör ya da hak...

Sosyal Medya